Bazı insanlar dünyaya gelir ve varlıklarıyla karanlık yolları bile aydınlatır.
Deniz Servan Narin, işte o insanlardan biriydi…
Sessizce ama derinden iz bırakan, hem kalplere hem yollara kendi ışığını taşıyan biri.
Hayatının en güçlü tutkularından biri motordu.
Rüzgârın yüzüne çarpışı, motorun titreşimindeki özgürlük hissi, gecenin serinliğine karışan far ışığı…
Bunların hepsi Deniz’in ruhuna dokunan şeylerdi.
Motorunun üstündeyken sanki dünyayla barışır, dertler ardında kalırdı.
Yol uzunsa keyif büyür, yol kısaysa bile o anların değeri daha derin olurdu.
Onu bilen bilir…
Gece olduğunda, şehir sessizleştiğinde, herkes evine çekildiğinde Deniz yeni başlardı hayata.
Yalnızlıktan değil; gecenin yıldızlarını en iyi o saatlerde görür diye.
Ve bazen gerçekten bir yıldız gibi parlar,
“Gecenin parlayan yıldızı” diye anılırdı onu görenler.
Motoru ile aralardan, derelerden geçerdi;
kâh dar sokaklarda çocukluğunun kokusunu bulur,
kâh kıyıdan geçen rüzgârla içini temizlerdi.
Hiç kimse bilmezdi belki ama o her yolculuğunda kendini biraz daha tamamlardı.
Motora binişi bir kaçış değil, bir kavuşmaydı:
Özgürlüğe, sessizliğe, kendine…
Deniz, dostlarına güven veren bir omuz, ailesine derin bir sevgi, sevdiklerine tarifsiz bir bağlılıktı.
İnsanlığı; yüksek sesli sözlerle değil, küçük ama kalpten gelen davranışlarla hissedilirdi.
Onunla bir kez sohbet eden bile içindeki samimiyeti anlardı.
Şimdi geriye dönüp baktığımızda,
Deniz’in hayatı kısa ama anlamlı bir hikâye gibi duruyor gözümüzün önünde.
Anılar çekmecemizde duran bir fotoğraf değil sadece;
içimize işleyen bir sıcaklık, geceye karışan bir ışık gibi…
Ve biliyoruz ki…
Motoruyla geçtiği yolların rüzgârı hâlâ üzerimizde.
Gece olduğunda yıldızlar arasından biri hep daha parlak görünüyorsa,
biz anlıyoruz:
O, Deniz Servan Narin.
Gecenin parlayan yıldızı…
Aralardan, derelerden geçip ışığını bize bırakan adam.
Tüm Yazılara Geri Dön